30.6.11

masallar nasıl başlar

Ne zaman Nisan gelse ve ben ne zaman bahar güneşini yüzümde hissetsem kaybolduğumu düşünürüm. Gitmek istediğim ama gidemediğim yer arasına kilometreler değil yıllar girer. 'Bilinmeyen renklere doğru' gitmek gelir içimden.

Arda'yı üniversite ikide tanıdım, diğer yazıda bahsettiğim güneşin tutulduğu o gün..
Farkındalığının farkında olan insanlara zaafım olmuştur her zaman, O da öyleydi, hatta hayal ettiğimin ötesinde. İlk gün anlamıştım bunu..Aradığında şaşırdım ama daha çok beklenmedik bir an'da, telefonun diğer ucunda olmasından heyecanlandım sesini duyduğumda. Sanki uzun yıllardır bir yerlerde olduğunu bildiğim ama tanımadığım biriydi Arda, mesafeliydi, fazla konuşmazdı, aradığında da gereksiz bütün kelimeleri atarak başladı sohbete ve öyle de devam etti günler boyu.

Bana karşı hissettiklerini biliyor olsam da yirmi yaşında doğal biçimde gelişen absürd tepkiler verebilme yeteneğine bende sahiptim elbette. Telefon kullanmayı sevmediği için beni aramamasını bin farklı düşünceyle harmanlar, beni önemsemediği hissine kapılırdım sık sık. Birbirini bir kez görmüş, ayaküstü aşık olmuş iki yabancıydık sadece.

Bir süre sonra görüşmeye karar verdik..

Uyandığımda saat on ikiye geliyordu ve geç kalmıştım. Üzerime levis'in o dönem moda boru paça kot pantolonumu, beyaz atletimi ve onun üzerine de siyah bodymi geçirir geçirmez, havuç rengi sırt çantamla koşarak çıktım odadan. Şimdi hatırlıyorum da reklam panosu gibiydi kıyafetlerim.
Arda sahil kesiminde, yazlık bir ilçede yaşıyordu, yaşadığım şehre neredeyse üç saat mesafedeydi ve ben daha bilet almamıştım. Neyse ki yarım saat sonrasına bilet bulabildim. Önce şehir merkezine oradan minibüsle ilçeye gitmem gerekliymiş. Daha önce gitmediğim yerlere giderken çevreyi izlemekten büyük keyif alırım ama o gün her yeri belleğime kazımak ister gibiydim,ve kazıdım da.

Bahardı, aylardan Nisan..Her yer yemyeşil, ağaçlarda pembe-beyaz çiçekler, güneş mükemmel sıcaklıkta,minibüsün camından sızıp ellerimi ısıtıyordu.Yaklaşık bir saat süren yolculuğun ardından girdik adaya, şoför nerede ineceğimi sorduğunda merkezde dedim düşünmeden, her yerin bir merkezi olmasa kaybolmak işten değil. Arda'yı arayıp indiğimi ve xpaşa meydanında olduğumu söyledikten sonra orada ki banklardan birine oturup bacaklarımı huzursuzca sallayarak beklemeye başladım. Neredeyse yarım saat geçtiği halde gelmeyince onlarca sebepten dolayı endişelenip aradım tekrar, bilmiyormuş, bulamamış meydanı. Bir süre sonra uzaktan geldiğini gördüm, kalabalıkta beni henüz seçemediği için uzun uzun inceledim hatta. Haki rengi, kapüşonlu, eskimiş bir sweat, içine siyah, bisiklet yaka bir sweat daha, altına da wrangler'in kahverengi keten pantolonunu giymişti. Ayakkabılarını hatırlayamıyorum hala. Kalbimin o kadar hızlı çarpabilme yeteneğini ilk orada keşfettim. O an hayatımın en güzel anı olarak kalacak.

Tavırları çekingen hatta biraz soğuk bile denebilirdi. Elini uzatmasını beklerken, eğildi yanağımdan öptü usulca, gülümsedim, 'merhaba' dedim, ilk kez yüzüne bu kadar yakındım. Şimdiye kadar gördüğüm en güzel gözlere sahipti. Kahverengi göz bebekleri sisli bir perdenin ardındaymış gibi bakıyordu, hüzünlü, kırılgan, güldüğünde en derinde parıltılar görebileceğiniz..Açık kumraldı, sakalları biraz uzun ve dalgalıydı, dudakları bir erkeğe göre oldukça güzel, kassız ve boyu uzun olmasına rağmen kanbur dururdu.
Acıktığından ya da o an başka bir şey düşünemediğinden 'yemek yiyelim mi' diye sordu. Getirilen sandviçlerin yarısına kadar yiyemedim, lokmalar boğazımdan geçerken bir elma büyüklüğüne geliyordu sanki, bir de ben heyecanlandığımda ellerimin titremesine engel olamam, konuşamam pek, kelimeler birbirine girer. Nedense o da yemedi, paketin içine geri koydu kalanını, çıkışta sokakta ki kedilere dağıttı.

Elleri, ellerinin her hareketi, konuşması, gülmesi, gözlerimin taa içine bakarak konuşmaması...tanıştığım insanların istemsiz de olsa ellerine bakarım hep, bütün kişiliğini ellerinde taşırmış gibi gelir, yaşlıların elleri tuhaftır mesela, günah vardır o ellerde, acı çizgi aralarında gizlenmiştir, sırlarımızı onlar bilir sadece..Arda'nın elleri zarifti, yazdığı yazıları, yaptığı resimleri ya da çaldığı enstrümanları ve daha bir çoğunu görebilirdin baktığında..
Deniz kenarından yürüyerek eskiden ada şeklinde olan ama sonradan karaya birleştirilen kaleye doğru giderken neredeyse konuşmadık hiç. Konuşmayı sevmezdi, bende neden konuşmadığını sormazdım, rahatsız etmeyen bir sessizliği vardı. Uzun cümleler kurmadan anlatırdı her şeyi, benim daldan dala atlayıp anlattığım her şeyi tebessümle dinlerdi sadece. Fotoğrafçılığa ondan daha meraklıydım ama O yıllardır yaptığı sıradan bir uğraşı gibi fotoğraf makinasını eline aldı ve harika kareler fotoğrafladı. Doğal bir yeteneği vardı sanki her şeyi iyi yapabilmek için. ..

Akşamüstü evine gitmek için minibüse bindik. Otelde kalabileceğimi söylesem de  'Babam balık alacaktı, hazırlamıştır, bekler bizi' diye emri vaki denmeyecek ama ısrar da sayılmayacak bir biçimde söyleyince, reddetmedim. Evleri klasik triplex yazlıklardandı , orada yaşıyorlarmış uzun zamandır, annesinin hastalığından sonra taşınmışlar sanırım.
Evin girişi amerikan mutfak tarzında olan salona açılıyordu, babası dediği gibi sofrayı hazırlamış, balıkları kızartmıştı çoktan. Elini uzattı ama öpmem için değil, bende elimi uzattım tokalaştık. Nasılsın, nerdensin filan diye usülen birkaç soru sorup gitti. Memnuniyetsiz değildi ama herhangi bir his de yoktu yüzünde. Sordum Arda'ya annen yok mu diye, hasta olduğunu biliyordum ama durumun iç yüzünü anlatmamıştı hiç, bende sormamıştım. Komşuda mı dedi, teyzemde mi dedi tam bilmiyorum, kısaca yoktu evde..Masaya geçtik, balıkları servis etti, birkaç tane de marketten alınan hazır yemek vardı,söylediğine göre benim için sabah alışverişe çıkmış.
Sohbet ederek bitirdik yemeği, balık yemekle aram olmadığından o temizledi kılçıkları.
Babası salona oturmuş tv izliyor, bizde gittik oturduk, ne konuştu ne anlattı hatırlamıyorum. Zaten Arda'da yukarı çıkalım der demez sıvıştık salondan. İkinci kat karanlıktı, karşılıklı odalar vardı ama seçilmiyordu içerisi. Arda'nın odası üçüncü kattaydı, ablasının odasıyla karşılıklıymış odaları ama ablası evde olmadığı için boştu Onun ki.

Beyaz boyalı solda ki kapıyı işaret etti girmem için. Çatı katı olduğundan odanın iki duvarı yatıktı, pencereleri küçük, az ışık alan bir oda. Duvarların yarısını kaplayan garip şekilli, girintili çıkıntılı desenleri duvar kağıdı sandım önce, dokununca kabartmalı olduğunu anladım. Kendi yapmış meğer, alçıyla çizmiş desenleri sonra da koyu kahveye boyamış. Bilgisayar masası, kıyafet dolabı birde tek kişilik yatağı vardı sadece, gitarı ve amfisi de bir köşede duruyordu. Masanın üzerinde ki post-it ilişti gözüme ve en üstteki yazı..'O gelecek, unutma' yazmış. Güldü, 'unutkanım, gerçekten unuturum herşeyi' dedi, güldüm geçtim bende.
Deniz kenarına dolaşmaya indik sonra, fotoğraf çektik, akşam oldu, o zamanlar alkol-sigara kullanmadığımdan O'na eşlik etmedim birasını içerken..bilgisayarla uğraştı, bir şeyler anlattı, güldü, güldürdü..güldük. ..

Gece oldu , 'sen burada yat ben ablamın yatağına giderim' dedi. Normalde başka yerde uyurken temiz nevresim olmazsa rahat hissetmem. Uzandım yatağa, geldi sonra, tedirgin bir halde kıyafetleriyle uzandı yanıma.
Çatı katının üçgen penceresinden sokak lambasının kızıl-kırmızı ışığı üzerimize düşüyordu, en tepede dolunay. Göğsüme koydu başını, konuşmadan ay'ı seyretti bir süre, sonra bir damla gözyaşı yanağından süzüldü, tenime değdi.
-bu gözyaşının teninde kaybolduğu gibi kaybolacağım bende, bugün yaşadığımız, bugün gördüğün her şeyi unut, buradan giderken beni tanıdığını bile unut, hiç yaşanmamış say, bir rüya gördüğünü düşün
-neden
-seni seviyorum, aşık oldum sana ama olmaz, yapamam peri kızı, ben böyle biriyim
-...
İnsanların düşüncelerini ve hislerini okuyabilirim kolaylıkla, O'nun hislerinden emindim sadece, bu söylediklerinin yan yana gelmiş sözcükler kadar manasız olduğunu ikimiz de biliyorduk. Hissettikleri, diğer insanlardan biri gibi olabileceğini, onun da yaşayabileceğini gösterdiği için reddediyordu belki de.. Dünya ve düşünceleri arasında köprü kurmakta yeteneksizdi hayatta, bütün haline getiremez, ikisinin arasında kaybolurdu bazen.
Sonra o yumuşak, gül rengi dudaklarıyla öptü dudaklarımı, ilk kez bu kadar yakındık, yanyanaydık.
Sarıldı bana sıkıca, saçlarımı koklayarak uykuya daldı. Yaşadıklarım yabancıydı bana, hissettiklerim gibi.

Sabah uyandırmadı beni, uyandığımda odada yoktu zaten, kahvaltı hazırlamaya inmiş. Kahvaltıdan sonra evlerinin alt tarafında ki sahile indik, balık tutmak için oltaları almış yanına. Attık oltaları, saatlerce bekledik, fotoğraf çektik, az çok kendinden bahsetti, saatlerce durduk orada..Film almaya gittik çarşıya, dondurma yedik, daha çok güldük, daha çok konuştuk..elimi tuttu ellerinin içinde..Ertesi gün gideceğim için daha sıkı sarıldı, daha güzel uyuduk sarılarak..

Annesi görünmedi hiç. Beyin kanaması geçirmiş, felçliymiş uzun zamandır, topluma olan öfkesi bu yüzdendi sanırım, hastaneler dolu olduğundan kabul etmedikleri için felçli kaldığını anlatmıştı çok sonra. Kimsenin onarmasına izin vermeyeceği yaraları vardı, insanların çoğuna karşı bir öfke gizliydi içinde, hayattan, hayata bağlanmasını sağlayan her şeyden uzak kalmaktı tüm isteği.
Normalde o gün dönmem gerekliydi, part time çocuk bakıyordum ve saat üçte orada olmalıydım. Eşyalarımı toplarken eğildi kulağıma fısıldayarak 'bir gece daha kal, gitme' dedi..
Arayıp gelemeyeceğimi söyledim bin bahane bularak, ellerini elimde hissedebilmek için bir ömür gitmeyebilirdim oysa. Düşünüyorum da o gün evlen benimle deseydi hiç düşünmeden tamam derdim.
Daha güzel, daha keyifli bir gün geçirdik..Dinlediği müzikleri çok beğenmiştim, bir daha ki görüşmemizde bana bir cd hazırlayacağını söyledi, fotoğrafları bilgisayarına yükledik, beni sürekli girdiği forum sitesine üye yaptı, yazılarını gösterdi..Parfümüm çok hoşuna gitmişti, O'na hediye ettim giderken.

Ertesi gün öğleye doğru yola çıkmam gerekliydi, babasıyla vedalaştık, evde bir hayalet gibi olsa da varlığı sevmişti beni, yine gel dedi hatta.
Yalnız giderim, ilçe otogarında vedalaşırız diye düşünürken 'bende geliyorum, biraz daha göreyim seni' dedi birden, oturdu yanıma. Ben daha çok susuyor, o daha çok anlatıyordu artık.
Şehire gelince bileti bir saat sonraya aldık, lisenin bitimine kadar şehirde yaşadığı için bana göstermek istediği yerler varmış. Birkaç kişiyle karşılaştı, konuştu, bana bir şeyler anlattı geçmişine dair..
Vakit gelince bindim otobüse, Arda geldi, eğilip öptü dudaklarımdan, seviyorum seni dedi ve gitti.
Beni bekleyen dersler, bakmam gereken çocuklar, paçalarıma yapışan gerekli gereksiz bir sürü zırvalığa doğru yola çıktım. Ardımdan el sallamadı, bekledi orada, uzaklaştı giderek ve kayboldu. ..

Özel biriydi, özenle yaratılmıştı, romanlarda ki karakterlerden biri gibi..Ben kırılgan yapısını Werther'e benzetirdim, aşka olan sadakatini Felix'e.




 ruh halleri : yavuz çetin - benimle uçmak ister misin

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder

Yorum Gönder